ArşivUncategorized

Kadın milletvekillerinden parti anlayışları

Yeni dönemde mecliste yer alacak kadın milletvekillerine “kadın sorunları”nı sormuşlar ve işte üç partiden alınan üç cevap.

Ak Parti Konya Milletvekili Türkmenoğlu:

- “Yasalarımızda kadın erkek eşitsizliği anlamında bir maddemiz yok. Ama uygulamada sorunlarımız var” demiş.

Peki ne yapmamız gerek sayın Türkmenoğlu?

“Uygulamadaki sorunlar yasal değişikliklerin tam olarak topluma yansıtılmamasından ya da yetkili birimlerinin tam olarak bilgilendirilmemesinden kaynaklanabilir.”
Bu açıklayıcı bilgileriniz ve çözüm önerileriniz için teşekkür ederiz.

Mhp İzmir Milletvekili Bal:

“Kalkınmanın sürdürebilirliği ekonomik, kültürel ve siyasal alanlardaki gelişmeye bağlıdır. Bu gelişme de kadın, erkek, genç, yaşlı ve özürlülerin hayat şartlarını dikkate alan politikalar üretilmesiyle mümkündür.”

Evet bu da gayet güzel bir çözüm önerisi oldu teşekkürler.

CHP Adana Milletvekili Erbatur:

“Artık parlamentoda mutlaka bir kadın erkek fırsat eşitliği komisyonu kurulmalı. Bütçe kanunu’nun hazırlanmasında toplumsal cinsiyet duyarlılığı gözetilmiyor. Hedefim hiç olmazsa yüzde 33′lük bir cinsiyet kotasının mutlaka yasalarımıza yerleştirilmesi.”

Allah aşkına şu üç milletvekilimizin cevaplarını okuyunuz. Sizce hangisi gerçekten birşey yapabilecek? Tabii ki hiç biri lakin hangisi daha hazır sorusunun cevabı %100 CHP Milletvekilidir.

Seçim öncesi propaganda döneminde de yapılan buydu. CHP’li Milletvekilleri projelerini ve yapmak istediklerini anlattılar, AKP ve diğer partiler ise sorunları.

Sorunlara ağlamak kolaydır, halkta bunu sever. Şahsi kanaatim halkın çözüm değil daha çok sorun gösterini seçtiği yönündedir.

Belki kötü bir tavsiye olacak ama CHP çözüm yerine sorun üretmeye başlarsa daha başarılı olabilir.

Not: Agggh

Sular akar ağlarım

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İSKİ’nin suya zam talebinin hem kurumun gelirlerini artırmak, hem de suda tasarrufu teşvik etmek amacıyla yapıldığını belirterek, bunun kararını Eylül ya da Ekim ayında toplanacak İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin vereceğini bildirdi. Hürriyet

Evet, aylardır aman su yok ne yapacağız? Sesleriyle inliyor her yer. Bize diyorlar ki suyu dikkatli kullanın canım biraz adam olun. Ama tabii ki bu dikkatli kullanım belediyeleri bağlamıyor. Her yerde şehir şebekesine bağlı süs niteliğinde fışkıran sular.

Bir kaç aydır araştırıyordum. E-5 üzerinde Bakırköy – Şirinevler arasında sağ tarafta taşlar üzerinden sular akıyor şakır şakır. Bugün bu suyun şebeke suyuna bağlı olduğunu öğrendim. Yani yaklaşık 10 apartman kadar su harcayan bir “süs” belediye logolu.

Belediye neden tasarruf yapsın. Şehrin her bir köşesinde su fışkırtıp oy toplayacak. İnsanlar genelde fışkıran sulara oy veriyor ya. Fışkırtmalı

Ne Yapılabilir?

Eğer gerçekten tasarruf yapılması gerekiyor ise önce kaçak su kullanımı engellenecek, gereksiz fışkırtmalar son bulacak ve hepimiz dikkatli olacağız. Eğer kaçak su kullanımı ve gereksiz fışkırtmalar önlenirse pek gerek kalacağını sanmıyorum ya neyse.

Eee Başka Başka

Şuan uzay istasyonunda astronotların tuvaletlerini bile temiz su ile filtreleyip kullanabiliyorlar ama biz üç bir yanımız denizler ile çevrili iken bunu temiz suya çeviremiyoruz. Sadece tuvaletlerinden mi? Ellerine yıkıyorlar, benzin atığı bırakıyorlar ama sonuçta hepsi temiz suya çevriliyor. Neymiş bunun adı “The ECLSS Water Recycling System”

Sonuç: Sular akar akar, akar akar ağlarım, hep ismini hepsinimi anarım The ECLSS Water Recycling System!

Feldkamp’ın taşırdığı bardak

“Pazartesi günü saat 17′de yapılması gereken toplantıya yöneticilerden Şükrü Ergün, Engin Akçakoca, Cengiz Özyalçın, Fatih Gökşen, Ali Gürsoy, Celal Gürcan, Atilla Kınay ve Vedat İrdelp çeşitli sebeplerden dolayı katılmadı. Yani 10 asil ve 5 yedek üyeden sadece dört asil ve üç yedek üye toplantıda yer aldı. Saray Yönetim Kurulunda alınan kararın geçerli sayılabilmesi için ise en az 6 asil üyenin alınan kararı imzalaması gerekiyor.”

Peki bu ne demek oluyor?
Feldkamp’ın sözleşmesi şuan için dernekler kanununa göre yeterli imza bulunmadığından geçersiz. Bu haberi Hürriyet’te okurken sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.

Önce Feldkamp olayı sırasındaki bazı yorumlar:

Engin Akçakoca: ” Adnan bey. Biz transfer haberlerini basından duymak zorunda mıyız? Neler oluyor? Bize de biraz bilgi verir misiniz lütfen. Bu Feldkamp geliyor mu gelmiyor mu? Burada bulunanlar G.Saray Kulübü Yönetim Kurulu Üyeleri”

Şükrü Ergün’ün A.A’ya yaptığı açıklama: “Üzgün ve kırgınım. Feldkamp’ın teknik direktörlük yeteneklerini takdir edecek durumda değilim. Benim karşı olduğum şey, Kalli değil, karar süreci hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olmamam. Feldkamp’ın takımın başına gelişi konusunda sadece benim değil, hiçbir yöneticinin daha önceden fikrinin olduğunu sanmıyorum”

Feldkamp, yaşıyla ilgili tepkileri ise şöyle değerlendirdi; “Bu tipik Türk düşüncesi. 74. yaşımı da kutlayacak olursam çok sevineceğim. 74. yaş gününü kutlayamayan çok insan var. Umarım 1 sene sonra hep beraber kutlarız.”

İlhan Cavcav: Feldkamp’ın gelmesi gayet normal ve olumlu bende 73 yaşındayım. Doğru karar

Evet, doğru karar Sayın Cavcav, sizin Fenerbahçe ile ilgili sözlerinizi ve el kol hareketlerinizi unutmuş değiliz. Feldkamp’tan da aynı davranışları beklemekteyiz.

Özhan Canaydın gidene kadar Galatasaray’ın içinde olduğu son yazımı yazmaktayım.

Şimdi gerçekleri anlatmanın vakti…

Ben bu Özhan Canaydın’dan neden haz etmem?
Dört nedeni vardır Özhan Canaydın’ı Galatasaray’a yakıştıramamamın.

1. Spor yöneticiliği konusunda bilgisiz olması

2. Galatasaray’ı bakkal gibi yönetmeye çalışması

3. Fairplay maskesi altında insanlara ağır suçlamalar ve ithamlarda bulunması

İlk önce Özhan Beyin ikinci seçimleri nasıl kazandığına bir göz atalım. Seçimlere yaklaşılırken bu seçimlerin iki aday arasında geçeceği belli idi. Yiğit Şardan güçlü ve projeleri hazır bir grup hazırlamıştı. Yiğit Şardan’ın Listesi: Özkan Olcay, Mehmet Cansun, Rıfat Karakimseli, Eşref Hamamcıoğlu, Sedat Doğan, Jerfi Tarık Fıratlı, Abdurrahim Albayrak, Mete Basol, Burak Elmas, Cem Ataç, Serol Acarkan, Mümtaz Tahincioğlu, Murat Yalçındağ, Hasan Mingü

Bu kadroda kimler vardı?
Bu kadro içinde Türkiye’nin en iyi yöneticileri, eski Galatasaray yöneticileri, Galatasaray’ın altyapı tesislerini hiçbir karşılık beklemeden yapmış insanlar ve en önemlisi mantıklı karar alabilecek bir “takım”.

Ve o Kara Seçimler

Seçimlerden önce şöyle bir sahne yaşandı. Araştırmalar Yiğit Şardan’ın yaklaşık 200 oy ile önde tamamlayacağını gösteriyordu ama birden Adnan Polat Bey çark edip Özhan Canaydın’ın listesine girdi. (Nedeni acaba Özhan Canaydın seçilemezse iki sene sonra başkanım sözünün gerçekleşmeyeceği olabilir mi?) Sabah görevli olarak Galatasaray Lisesi’ne girdik. 50 yaş üzerindeki ağabeylerimiz yerlerini almışlardı oy kullanmak için.

Birden o yaşta insanlardan beklemeyeceğimiz bir olay yaşandı. Tüm bu ağabeylerimiz Özhan Canaydın dışındaki oy pusulalarını yırtıp yere attılar. Özellikle Yiğit Şardan’ın pusulalarını. Ağabeylerimizden öğrenmek lazım tabii terbiyeyi. Bu hamle, oyları yerde gören insanların Yiğit Şardan’a oy atmayacağını ve zaten kararsız olan insanları çekmek içindi.

Oy kullandıktan sonra “Ooo Yeaaa” diye bağıranından tutunda bir sandıktan çıkan fazla oya kadar, koridorlardaki “Özhan Ağabeyci” gençlere kadar…

Sonuç

Feldkamp olayı artık bardağı taşıran son noktadır. SIFIR faizli kredi bulanların arkasından medya maymunu diyen, kendisini padişah zanneden, Galatasaray’ı 16 milyon dolar borç ile devralıp bu borcu 10 katına çıkaran ve hala geçmiş yönetimleri suçlama yüzüne sahip olan bir insan… Onlar 16 milyon borcu nasıl yaptı? Sen nasıl yaptın Canaydın? Ne daha fazla konuşmaya gerek var, ne daha fazla terbiyesizleşmeye… Şu Yiğit Şardan’ın seçim için vaatleri vardı ya… Alın onu terse çevirin elinize Özhan Canaydın’ın icraatları geçer.

Akılcı, profesyonel, kararlı, şeffaf ve cesur olmayı vaat ediyoruz.

Katılımcı ve birleştirici bir anlayışla hizmet vermeyi ve 25 milyon Galatasaraylıyı kucaklamayı vaat ediyoruz.

Her ne koşulda olursa olsun, Galatasarayın haklarını sonuna dek korumayı ve Galatasarayı asla, kimsenin önünde küçük düşürmemeyi vaat ediyoruz.

Her konuda işinin ehli insanlarla iş birliği içinde olmayı, her şeyi biz biliriz yanlışına düşmemeyi vaat ediyoruz.

Kendi şirketlerimizi hangi bilinç, özen, duyarlılık, dikkat, beceri ve profesyonellikle yönetiyorsak, Galatasaray
ı da aynı hassasiyetle yönetmeyi vaat ediyoruz.

Her yıl 20 milyon USD borçlanma yetkisiyle karşınıza çıkmamayı, şeffaf ve sürekli denetime açık olmayı, başarısız olma korkusu taşımadan proje, fikir ve hamle yapmayı vaat ediyoruz.

Galatasaray
ı 100.lükten kurtarıp, dünyanın en büyük ilk 10 kulübünün arasına taşımayı ve orada sürekli tutundurmak için gerekli tüm altyapıyı hazırlamayı vaat ediyoruz.

Yeter artık Canaydın…

Çok dip not: Fenerbahçe’yi de Feldkamp’a Roberto Carlos transferi ile yaptığı yaş önemli değildir desteğinden dolayı kınıyorum (:

Haftasonu Lakırtıları

Bir araya gelmediler

Geçtiğimiz günlerde İzmir’de buluşacakları hakkındaki bir duyumu yazmıştım fakat olmadı. Şimdi de neden olmadığını yazıyorum.

“CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile DSP Lideri Zeki Sezer, İzmir’de meydanları dolduran yüzbinlerce kişinin sloganlarına rağmen bir araya gelmedi. Böylece İzmir’de solda birleşme müjdesi bekleyenler hayalkırıklığı yaşadı.” Hurriyet

Yapılan görüşmelerde Baykal, Sezer’e birinci veya ikinci sıradan 20 milletvekili adaylığı önerdi. Sezer ise tüm parti meclisinin aday olması konusunda diretti. Bu nedenle iki “lider” ortak noktada birleşemediler. İlk kez Baykal’ın haklı olduğu bir nokta bulmak benim açımdan sevindirici.

Peki Sezer nerde hata yaptı? Yaklaşık 60 kişi için milletvekili adaylığı isterken unuttuğu bir şey vardı. Zaten partiyi kapatıp CHP’ye dahil olsalardı parti meclisleri birleşeceği için bu sayıya yakın bir adaylık sahibi olacaklardı. Yani ne demekmişşşşş… Parti meclisine girmek milletvekili adayı olma hakkını getiriyormuş. Yani neymişşşşş Sezer hatalıymış

Ermenistan’a, Eurovision’da 12 tam puan

Beş para etmez şarkıların yarıştığı bir Eurovision’u daha geride bıraktık ve sonuçta ise yine beş para etmez bir parça kazandı.

Eurovision finalinde ülkemize hiç puan vermeyen Ermenistan’a, Türkiye’den 12 tam puan gitmesi Türk müzisyenler tarafından şaşkınlıkla karşılandı; Ermenistan’da da tartışmalara neden oldu” Hürriyet

Aklımda kalan tek nokta İngiltere’nin 12 puanı ve Türkiye’nin Ermenistan’a verdiği 12 puandı. İngiltere’nin 12 puan vermesinin dansçılar ile veya şarkıyla ilgili olduğu söylenebilir ama Türkiye’nin Ermenistan’a verdiği 12 puana şaşırmamak gerekir. Hepimiz Ermeni değil miydik? Tabii ki Ermenistan’a oy vereceğiz!

Haftanın spor olayı

Geçtiğimiz hafta sonu tahmin ettiğinizin aksine Fenerbahçe’nin şampiyonluğu değil asıl önemli olan. Karşıyakalı’ların Cumhuriyet mitinginde açtıkları pankart. İşte O Pankart:


Geçtiğimiz hafta sonu tahmin ettiğinizin aksine Fenerbahçe’nin şampiyonluğu değil asıl önemli olan. Karşıyakalı’ların Cumhuriyet mitinginde açtıkları pankart. İşte O Pankart:

DP Fiyaskosu

“DYP ve Anavatan’ın Demokrat Parti (DP) adında birleşmesi eski DP yöneticilerinden olduğu söylenen Cemal Şen’in girişimiyle tehlikeye girdi. Şen, iki partiden önce bir grup arkadaşı ile ‘DP’ isimli parti kuruluşu için İçişleri Bakanlığı’na başvurdu. DYP ve Anavatan, bir yandan başvuruya itiraz etmeye hazırlanırken, bir yandan da DP’nin geri alınması için ne yapacaklarını araştırıyor. ” HaberTurk

Radikal gazetesinde gördüğüm bir haberdi bu. Neden benim aklıma gelmedi diye düşünmedim değil aslında. Çok iyi yapmış Cemal Şen (Melih Gökçek’in desteği ile). Eğer hazırlığını yapmadıysan neden açıklarsın ismini be adam? Bu “yahoo” gibi çok iyi bir alan adını bulup, çıkıp televizyonda ismini zikretmeye benziyor veya dünya’yı değiştirecek bir sistem bulup patentini almamaya. Tebrik ederim. Bunu bile düşünemeyen insanların ülkemizi yönetmesini tabii ki isteriz!

Fener Sami Yen`de alkışlanacak mı?

“Fenerbahçe, Galatasaray maçı öncesi şampiyonluğunu ilan etti. Acaba Cim Bom da, Chelsea’nin Manchester’ı alkışladığı gibi Kanarya’yı alkışlayacak mı?” Milliyet

Rakipleri kazandığında saygısızlığını her fırsatta gösteren bir yönetime ve oyunculara sahip olan kulübü ne için tebrik edecekler? Hatırlayacaksınız ki geçtiğimiz senede Manchester’ın futbolcuları Chelsea’yi alkışlamıştı. Peki Fenerbahçe geçen yıl ne yaptı?

Önünde diz çöktüler

“Milletvekilliğine soyunanlar havalimanında karşıladıkları Deniz Baykal’ın yanından, kendisini uğurlayınca kadar bir an olsun ayrılmadı. Bazısı fotoğraf çektirdi, bazısı önünde diz çöktü, bir bölümü de kulak kulağa samimi görüntü verdi.” Milliyet


“Milletvekilliğine soyunanlar havalimanında karşıladıkları Deniz Baykal’ın yanından, kendisini uğurlayınca kadar bir an olsun ayrılmadı. Bazısı fotoğraf çektirdi, bazısı önünde diz çöktü, bir bölümü de kulak kulağa samimi görüntü verdi.” Milliyet

Milletvekili olmak… bazı insanlar için çok eğlenceli bir iş sanırım. Ceylan derisi koltuklar, yoklama zorunluluğu olmadan bir işin olması…. yan gel yat ve üzerine para kazan. Bir insan milletvekili olmak için neden yüz binlerce ytl harcar… kendisine nasıl bir geri dönüş sağlayacaktır? Bu parayı nerden bulmuştur? Benimde Tansu Çiller’in kafamı okşadığı fotoğrafım vardı 10 yaşındaydım sanırım. Fotoğrafı yırtmayıp milletvekili olmaya mı heves etseydim?

Baykal ve Sezer İzmir’de bir araya gelecek

“Solda birleşme”nin hız kazandığı bugünlerde, kulislerde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve DSP Genel Başkanı Zeki Sezer’in İzmir’de düzenlenecek “Cumhuriyetine Sahip Çık” mitinglerinde bir araya gelecekleri söylentisi dolaşıyor.

13 ve 19 Mayıs tarihlerinde İzmir’de düzenlenecek mitinglerden birine Baykal ve Sezer birlikte gidecek ve katılacaklar. Birlikte gidememe durumunda ise, iki lider el ele tutuşarak halkı selamlayacak ve “Solda birleşme”nin tamamlandığını mesajını verecekler.

Ayrıca, Sezer’in CHP ile işbirliği olması halinde milletvekilliği için aday olmayacağının açıklanması üzerine de Baykal’ın yakın çevresine “Sayın Sezer aday olmayarak fedakarlık yapıyor. Ben de onu, CHP milletvekiliymiş gibi el üstünde taşıyacağım” dediği öğrenildi.

Biz Geldik – Güle Güle

“II. Dünya Savaşı sonrasında temelleri atılan Avrupa Birliği 1950′de olgunlaşarak 1992′de nihai halini almıştır. Türkiye ile Avrupa Birliği’nin ilişkileri 31 Temmuz 1959‘da Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu‘na yaptığı ortaklık başvurusu ile başlar. AET Bakanlar Konseyi’nin başvuruyu kabul etmesi sonrasında 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Ankara Anlaşması ortaklık yaratan bir anlaşmadır. Bunu 1970 yılında imzalanan Katma Protokol izlemektedir. Türkiye’nin, sonradan Topluluk üyesi olan birçok ülkeden daha önce Topluluk ile ilişkilerini başlatmış olan bu iki önemli belge, o tarihlerden sonra ve 17 Aralık 2004 tarihli Avrupa Konseyi Sonuç Bildirgesi sonrasında halen devam etmekte olan süreçte Türkiye-AB ilişkilerinin hukuki dayanaklarındandır.”

Sağol Wikipedia (:

Şimdi asıl konuya gelelim. Türkiye’nin 12-13 yıl sonra Avrupa Birliği’ne dahil olacağı düşünülüyor. Türkiye, Avrupa Birliği’ne dahil olduğundan Avrupa’nın en büyük ordusuna sahip olacak ve Avrupa’nın ikinci büyük ülkesi olacak.

İşin komik tarafı ise CIA yaptığı açıklamada Avrupa Birliği’nin 15 yıl sonra dağılacağını tahmin ettiğini duyurdu. Rapora göre Avrupa Birliği kendini geliştirecek reformlar yapamaz ise bu sona hazırlıklı olmalı.

Raporda AB’nin varolan ekonomik düzeni sürdüremeyeceği, yaşlanan nüfusun zayıflamaya neden olacağını, bugün Avrupa’daki Müslümanların yılda %13 artarken 2025 yılında %37 artış olacağını ve bunun AB politikalarını sarsacağı savunmuşlar.

Rapordaki en çarpıcı noktalar ise Brezilya’nın 2025′te Avrupa’daki tüm ülkelerden daha gelişmiş bir ülke olacağını söylemesi ve Avrupa’nın AIDS salgınına maruz kalacağını tahmin etmesi.

Onu bunu bırakalım kendi ülkemize bakalım. Raporda Türkiye ile ilgili hiç bir ibare yer almıyor ama insan düşününce bir gözünden yaş akıyor, diğer taraftan gülüyor.

Raporda yazanlar doğru çıkarsa Türkiye, AB’ye girdikten iki sene sonra AB dağılacak. 1959′dan bu yana uğraştığımız (!?) herşey boşa gidecek. Mümkündür ki o zamanda siyasetçilerimiz çıkacak ve diyecekler ki “AB bizi taşıyamadı. Biz çok büyük bir ülkeyiz.”

Biz girdikten sonra veya bu süreç içinde dağılacak bir birlik için kendimizden neden ödün veriyoruz? Sadece politik çıkarlar adına neden bu işi uzatıyoruz? Ne zaman hak ettiğimiz için değil de AB’ye uyum adına reform yapmaktan vazgeçeceğiz

Ekstra içimde kalmasın bölümü

“Adını hatırlayamadığım Bilgi Üniversitesi’nde rektördü sanırım bir şahıs İsmet İnönü ile ilgili sürekli aklıma gelen bir olay anlatmıştı. İsmet İnönü 1959 yılında demiş ki… “Bu günleri görseydik bu ülke için savaşmazdık”

Olayın doğruluğu tartışılır ama benim yaşım müsait olmasa da bildiğim bir gerçek var ki bu anlaşma imzalandığında solcular karşı çıkmışlar. En azından bu bölümü gerçek.”

Sağol Wikipedia (:

Şimdi asıl konuya gelelim. Türkiye’nin 12-13 yıl sonra Avrupa Birliği’ne dahil olacağı düşünülüyor. Türkiye, Avrupa Birliği’ne dahil olduğundan Avrupa’nın en büyük ordusuna sahip olacak ve Avrupa’nın ikinci büyük ülkesi olacak.

İşin komik tarafı ise CIA yaptığı açıklamada Avrupa Birliği’nin 15 yıl sonra dağılacağını tahmin ettiğini duyurdu. Rapora göre Avrupa Birliği kendini geliştirecek reformlar yapamaz ise bu sona hazırlıklı olmalı.

Raporda AB’nin varolan ekonomik düzeni sürdüremeyeceği, yaşlanan nüfusun zayıflamaya neden olacağını, bugün Avrupa’daki Müslümanların yılda %13 artarken 2025 yılında %37 artış olacağını ve bunun AB politikalarını sarsacağı savunmuşlar.

Rapordaki en çarpıcı noktalar ise Brezilya’nın 2025′te Avrupa’daki tüm ülkelerden daha gelişmiş bir ülke olacağını söylemesi ve Avrupa’nın AIDS salgınına maruz kalacağını tahmin etmesi.

Onu bunu bırakalım kendi ülkemize bakalım. Raporda Türkiye ile ilgili hiç bir ibare yer almıyor ama insan düşününce bir gözünden yaş akıyor, diğer taraftan gülüyor.

Raporda yazanlar doğru çıkarsa Türkiye, AB’ye girdikten iki sene sonra AB dağılacak. 1959′dan bu yana uğraştığımız (!?) herşey boşa gidecek. Mümkündür ki o zamanda siyasetçilerimiz çıkacak ve diyecekler ki “AB bizi taşıyamadı. Biz çok büyük bir ülkeyiz.”

Biz girdikten sonra veya bu süreç içinde dağılacak bir birlik için kendimizden neden ödün veriyoruz? Sadece politik çıkarlar adına neden bu işi uzatıyoruz? Ne zaman hak ettiğimiz için değil de AB’ye uyum adına reform yapmaktan vazgeçeceğiz

Ekstra içimde kalmasın bölümü

“Adını hatırlayamadığım Bilgi Üniversitesi’nde rektördü sanırım bir şahıs İsmet İnönü ile ilgili sürekli aklıma gelen bir olay anlatmıştı. İsmet İnönü 1959 yılında demiş ki… “Bu günleri görseydik bu ülke için savaşmazdık”

Olayın doğruluğu tartışılır ama benim yaşım müsait olmasa da bildiğim bir gerçek var ki bu anlaşma imzalandığında solcular karşı çıkmışlar. En azından bu bölümü gerçek.”

Polis, Kürkçügil’e neden tokat attı?

1 Mayıs’ta polisin darbe misali güvenlik önlemleri ile karşılaştık. Üzerimiz aranarak Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçebildik…

Bu konular çok tartışıldı üzerine konuşacak pek birşey kalmadı. Yeteri kadar tartışılmayan tek konu ise bir “polis”in restoranda yemek yiyen Özgürlük ve Dayanışma Partisi kurucularından Masis Kürkçügil’e tokat atmasıydı.

Bülent Usta’nın (CNNTURK) çektiği görüntülerde ekibinden ayrılan bir polisin restaurantta yemek yiyen 60 yaşındaki Küçükgil’in yanına geldiği görülüyor. Küçükgil, polise “Beyefendi, burada yemek yiyoruz” diyerek durumu izah etmeye çalışıyor.

Polis “yerinde” bir cevap veriyor “Osmanlı Tokatı”.. Helal olsun! Yaşadığı olay karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Küçükgil “O polisi babası çok dövmüş galiba” diyor.

Babasını bilmiyorum ama o polis dövülmeyi hak ediyor. Genelleme yapmak istemiyorum ama bana rastlayan polislerin hepsi bu tarz davranışlar sergiliyor. (altta bahsedeceğim)

Polisin Biber Gazı Stoğu Tükendi

Hatırlarsınız Çağlayan ve Tandoğan mitinglerinin ardından bayrak stoklarının tükendiği belirtilmişti. 1 Mayıs’tan sonra da “biber gazı” stoğu bitmiş emniyetin deposunda.

“Allah bunlar sanırım toplanıyor, kesin bunlar saldıracak bize, kesin olay çıkartacaklar… SALDIRIN!”

“Atın bombaları bunlar insan değil!”

—–

Sanırım geçen yıl Galatasaray ve Fenerbahçe, Türkiye kupasında karşı karşıya gelmişlerdi. Maç sonunda Fenerbahçe’li taraftarlar yenilgiyi kutlarken Galatasaray’lı taraftarlar ile atışıyorlardı. Polis ise bir çıkışı kapamış ve herkesi tek çıkıştan çıkarıyordu.

“Hadi çıkın kaşınmayın!”

Kaşınmadığımı belirtmek için aradan sıyrılıp çıkmayı denedim fakat kapının önündeki polisler o çıkışı da kapamıştı. “Pardon müsade edebilir misiniz?” sözüme kazağımdan beni merdivenlere iterek cevap vermeye çalıştı (ki kazağım yırtıldı) ve ardından bir sürü olay ve taraftarın polisi dövmesi ile sonuçlandı.

Ertesi gün bu polisi şikayet etmek için Mecidiyeköy’deki karakola uğradım ve polisin neden böyle bir ruh hali içinde olduğunu orda anladım.

Polis, Bu Şehrin İnsanını Tanımıyor

“İstanbul’da İstanbul’lu polis bırakmadılar. Haraç alıyorlar, samimi ilişkiler kuruyorlar diye gönderdiler hepsini başka şehirlere. Şehir dışından ve özellikle doğu bölgelerinden bir çok polisi İstanbul’a getirdiler ki bu süreç devamlı tekrarlanıyor. Bu şehrin polisi, bu şehrin insanını tanımıyor. Kendisini ezik hissediyor ve bu nedenle böyle davranışlar içine giriyor.”

Bu yukarıdaki sözler bana ait değil orada bana saldıran polis hakkındaki şikayetimi değerlendirmeye alan ismini açıklayamadığım birine ait.

Bu yukarıdaki sözler bana ait değil orada bana saldıran polis hakkındaki şikayetimi değerlendirmeye alan ismini açıklayamadığım birine ait.

Aslında bu durumu açıklayan en doğru sözler bence.

Hükümetin Tandoğan Sendromu

Tandoğan ve Çağlayan mitinglerinin ardından bugün 1 Mayıs için inanılmaz önlemler alındı. Köprüden Anadolu yakasına tüm arabalar aranarak tek şeritten geçiriliyor. Araba kuyruğunun sonu gözükmüyor. Köprüye bağlanan tüm yollar, ara yollara kadar tıkandı. İnsanlar işlerine yürüyerek gitmeye çalışıyor.

Taksim’de ise tam bir rezalet söz konusu. Habercilerin merkezlerine haber geçmesine izin verilmiyor. Canlı yayın araçlarının ruhsatları toplanmış durumda. Gizli gizli yayın yapan muhabirler yakalanmaktan korkuyor. Polisin kendilerini eğer “görevlerini” yaparlarsa cezalandırılmakla tehdit ettiğini belirtiyorlar.

Şehir dışından gelen tüm araçlar durdurulmuş durumda. Hareketlerine izin verilmiyor veya mümkün olduğunca engelleniyor.

Hükümet korkuyor! Tandoğan ve Çağlayan’ın ardından bir darbe daha almaktan korkuyor. Bugün tabii ki toplanacak halk hükümete karşı sloganlar atacak. Hükümet son darbeyi almaktan korkuyor.

İşlerine, okullarına ve tabii ki mitinge gidemeyen halk, hükümeti ve Vali Muammer Güler’i protesto ediyor.

Her yere asılan pankartlara bir yenisi eklenecek gibi “Korkusuz Başbakanım Hizmet Aşkınıza Hayranız”

Kendine Gel EMI !

50 ülkede 6300 çalışanıyla Dünya’nın en büyük bağımsız müzik şirketi EMI’da neler oluyor? Finansal raporlarında kar ettiğini göstersede EMI küçülüyor. Bazı kaynaklardan edindiğim bilgi EMI’ın raporunu yalanlıyor. 2006 yılında 62.7 milyon dolar net kar açıklayan EMI aslında 90 milyon doların üzerinde zarar etti.

Bünyesinde The Beatles’tan Rolling Stones’a, Pink Floyd’tan Robbie Williams’a bir çok ünlü ismi barındıran EMI gerek Dünya’da gerekse ülkemizde 2006 yılında başarısızlığa uğradı. İnternetin gelişimine ayak uyduramayan ve tutarsız bir politika izleyen ülkemizdeki “EMI-KENT”te en büyük darbeyi aldı.

31 Mart günü Hakan Kurşun görevinden “istifa” etti. Ardından Finans Direktörleri Ö. Nazan Hacıgüzeller, 1 Nisan itibariyle EMI Türkiye’nin yeni Genel Müdürü oldu. EMI-KENT, Unkapanı’nda yıllardır varolan deposunu kapama kararı aldı ve iyice kabuğuna çekildi. Bu çekilme sırasında ise yerli sanatçıların çoğu ile sözleşmesini feshetti. Daha doğrusu Hakan Kurşun’un sanatçılarıyla… Bir tek Hayko Cepkin’in sözleşmesi fesh edilmedi. Bunun nedeni ise zaten yeni albümün kaydedilmiş ve çıkma aşamasında olmasıydı. Yani zaten para gitti…

Dünya çapında küçülüp yeniden büyümeyi hedefleyen EMI’ın ülkemizdeki tutumunun ne olacağını merakla izliyoruz. Zira Universal Türkiye bildiğiniz gibi kapanmış ve temele atılmış ilk bomba olmuştu. Şimdi Universal yeniden Türkiye’ye döndü ama prodüksiyon yapacak mı bu henüz net değil.

Ö. Nazan Hacıgüzeller’e başarılar ve kişisel zevklerin daha önce EMI’de yaşananlar gibi onları zarara uğratmamasını diliyorum.

Bu Kadarı Doğru Olamaz

Son günlerde internet ortamında ve sokakta sıkça konuşulan bir konu var. Kimsenin açıkça, adını koyamadığı iddialar sonunda benim bloguma kadar ulaştı. İhtimal vermek istemediğim ancak bir zamanların komünist memleketlerinde olduğu gibi “fısıltı” ve “dedikodu” olarak yayılmaktan çıkması, her şeyin açıklıkla konuşulması, iftira ve dedikodulara mahal verilmemesi açısından ve demokrasi adına bir hizmettir diye düşündüğümden, sizlerle de paylaşıyorum.

Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Burak… Kendisini trafik kazasından, babasına borç vermesinden, milyon dolarlık işlere imza atmasından ya da gemi satın alışından hatırlayabilirsiniz. 28 yaşındaki Burak, Bilkent Üniversitesi’nde okurken yurtdışına burslu olarak yollandı ve ekonomi eğitimini tamamladı. Eğitimi bitmiş olmasına rağmen Burak’ın askerliği halen tecilli olarak gözükmekte.

Adını ilk kez 1998 Mayıs’ında TRT İstanbul Radyosu Sanatçısı Sevim Tanürek’in trafik kazasında ölümü nedeniyle duyduk. Şişli’de, iddiaya göre, bir kırmızı ışıkta durmayıp Sevim Tanürek’e çarpan aracı kullanıyordu. Kazadan hemen sonra fren izlerini silmek için Belediye tarafından cadde baştan aşağıya temizlenmiş ve yine iddiaya göre o dönemde ehliyetsiz olan Burak, ceza almaması için “3 ay önce” verildiği görülen bir ehliyete sahip olmuştu. Bu arada, Sevim Tanürek’in yakınları “birileri”nin kendilerini tehdit ettiğini öne sürdüler ama olaylar kapandı, iddialar havada kaldı.

Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi, Sevim Tanürek’i 8′de 8 suçlu buldu ve “Burak kusursuzdur” dedi. Kusursuz raporunu veren Başkan Eyüp Bey ise daha sonra Türkiye Deniz İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olarak atandı.

Burak Erdoğan ise, 2001 yılında Berlusconi’nin şahitliği ile evlendi. Düğünde takılan 174 adet Cumhuriyet Altını Recep Tayyip Erdoğan’ın mal varlığındaki artışın nedeni olarak açıklandı. Tayyip Erdoğan, 2001 yılında verdiği mal beyanında oğlu Burak’a 220 bin ABD Doları ve 55 bin Alman Markı borcu olduğunu açıkladı. Burak, o zamanlar üniversiteden yeni mezun olmuştu ve 22 yaşındaydı.

Burak, babası Ülker Grubu ürünlerinin dağıtımını yapan şirketteki hisselerini 1.2 trilyon liraya satana kadar şirketin yönetimindeydi. Gıda sektöründen, babası hisselerini satılıp çekilince, hemen “kendi” birikimleriyle denizcilik sektörüne girdi.

Hatırlayacaksınız; geçtiğimiz günlerde özellikle internet ortamında çok konuşulan bir konu vardı: “Gemi” meselesi. Yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik adlı şirket, Hasan Doğan’dan değeri iki katı olmasına rağmen Safran 1 adlı kuru yük gemisini 2 milyon 325 bin dolara, 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın almıştı. Alan kişi tahmin edeceğiniz üzere Burak Erdoğan’dı.

Ve iddialar bundan sonra da peş peşe geliyor.

Hasan Doğan’ın 705 Milyon Dolar + KDV’ye Levent’teki İETT garajı arazisinin sahibi olan Sama Dubai’nin ortağı olması. Hasan Bey’i Remzi Gür ile ortak oldukları Ramsey’den tanıyoruz.. Ayrıca Hasan Bey’in ablası Remzi Gür ile evli. Peki Ramsey’in Burak ile ilgisi nedir? Burak Bey ve kardeşleri “burslu” olarak Remzi Gür ve Ramsey tarafından yurt dışında okutulmaktadır.

Herhalde bu kadarı doğru olamaz.

« Önceki girişler